Ha Soçi Zirvesi, Ha Küçük Kaynarca Antlaşması!

1 ) Soçi Zirvesi'nde alınan kararla askerî-istihbarî-siyasî kurumlarımızla birlikte bir "parçası" ve "iştirakçisi" olduğumuzu ilan ettiğimiz “Suriye’de Siyasi Çözüme Geçiş Süreci”; tıpkı geçmişte ayrılıkçı Kürt hareketiyle 3,5 yıl yürüttüğümüz ve neticesinde egemenlik haklarımıza ağır hasarlar aldığımız Çözüm Süreci gibi “sahte" bir barış sürecidir!

Bu sahte barış sürecinin sürecin asıl amacı, uzun güney sınırımız boyunca “rezerv alanlar” oluşturan Suriye’nin kuzeyinde konuşlu CENTCOM ve PKK/YPG kapasitesine, orta ve uzun vadede “meşrûiyet” ve “rıza” üretmektir!

Denize düşen yılana sarılır misali “zorunlu” olarak müttefik olduğumuz ama sahile çıkmamıza rağmen hâlâ “tedbirsiz” davranmaya devam ettiğimiz Rusya; Irak'tan Akdeniz Havzasına kadar, Suriye'nin kuzeyinde 911 km'lik sınırımız boyunca oluşturulması tasarlanan Kürt Koridoru Projesi hususunda ABD-İsrail-Suud ile mutabıktır!

Bu açıdan bakıldığında, Suriye’de geçilmesinde mutabık olunan siyasi sürecin, Suriye barışıyla alakası yoktur! Çünkü ABD/CENTCOM/PKK/YPG ve türevleri tüm kapasiteleriyle birlikte Suriye topraklarının %30’unu işgal etmiş halde iken ve başta Türkiye olmak üzere bölgeyi tehdit etmeye devam ederken bu mümkün değildir.

2 ) Soçi Zirvesi’nde takınılan politik tutum ve içeriğin, “işlevi” ve “sonuçları” itibariyle, Osmanlı Devleti’nin sonunu getiren sürecin miladı sayılan Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşmasından farkı yoktur! Küçük Kaynarca Antlaşması; Osmanlı devleti; dünya klasmanında 1.’likten İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ardından 4.’lüğe düşüren,  pratikte devletin çöküşünün başlangıcı olarak nitelendirilen ve neredeyse Osmanlı Devletinin tamamını devletlerarası rekabete ve müdahalelere açık hale getiren antlaşma olarak bilinir.

Çok ilginçtir, zamanında Küçük Kaynarca Antlaşması da şimdi ki Soçi Zirvesi gibi başarı olarak addedilmişti!

Hatta Padişah’ın ulemaya bu barışın gerekli olduğuna dair bizzat fetva istediği, fetvayı aldıktan sonra İstanbul’da bir hafta süreyle eğlenceler tertiplediği, zamanın Avusturya Elçisi Thugut’un 17 Ağustos 1774 tarihli raporunu kaynak gösteren Hammer Tarihi’nde yazar…

Neticede bu antlaşmanın Osmanlı’nın başına sonu gelmeyecek sıkıntı ve felaketlerin başlangıcı olduğu iddiasını ortaya atan ve “Bâb-ı Âli’nin siyasi varlığına son verecek nitelliktedir” tespitini yapan zamanın diplomatları ve tarih yazıcıları haklı çıkar!

3 ) Türkiye, Soçi Zirvesi’nde siyasi sürece taraf olduklarını kabul ederek; ABD’nin açıktan, Rusya'nın da “örtülü” olarak desteklediği PKK/YPG’ye “federatif profilde siyasi bileşen olma statüsü” için şu anda kapalı olan kapıyı maalesef kendi elleriyle aralamıştır!

Anlaşılan o ki, Irak’ta ki Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi tecrübesinden ve başımıza açtıkları belalardan ders almamışız!

Unutmayalım: Suriye’de en düşük profilde dahi olsa “etnik” ve “mezhep” odaklı federatif çözüm, genelde bölgeyi özelde ise Türkiye'yi pimi çekilmiş bir bombayla baş başa bırakmak gibidir! 

Bu açıdan Soçi’de alınan kararlar ve takınılan politik tutum ile mevcut risk ve tehlike izlekleri göz önünde tutulduğunda, bu Zirve’nin Türkiye’nin bekâsını olumsuz bir şekilde etkileyecek bir sürecin miladı olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türkiye'ye bu saatten sonra Suriye’de biçilen tek rol, zamanında Esad’ı devirmek için “operatif devlet modu” mucibince üzerinden strateji üretmeye çalıştığımız  sekter örgütlerin başta İdlib olmak üzere bölgeden temizlenmesidir. Muhtemelen bu süreç sonunda Türkiye kendini Suriye dışında bulacak ve gelecekteki bölgesel denklemin ürettiği tehdit ve tehlikelerle boğuşacaktır.

4 ) İran/Ruhani’nin bu süreçte maruz kaldığı tehdit ve tehlike algılaması Türkiye’den daha düşük yani bize göre tuzu daha kuru… İran bu istikamette Suriye'de siyasi süreci desteklemiştir. Lakin “Suriye'deki krize dış müdahalelerin sonlandırılması ve bölgedeki son terör hücrelerinin hepsinin ortadan kaldırılması gerektiği ve Suriye'deki yabancı askeri varlığının (CENTCOM) sadece Şam yönetiminin davetiyle ülkeye girmiş olması hâlinde kabul edilebileceği…parantezini de açmıştır!

Keşke bizimkiler de bodoslama Suriye’nin siyasi sürece geçişin bir parçası ve iştirakçisi olduğunu ilan etmezden önce çekincelerini ilan etseydi… "Dostum falan... Dostum filan..." hitaplı cümleler yerine İran kadar tedbirli ve temkinli olduğumuzu gösteren "çıkar odaklı" bir politik duruş sergilenseydi.

5 ) ABD ve CENTCOM’un PKK/YPG terör örgütlerine gönderdikleri 4000 tır civarında silah ve mühimmattan başka gözden ve hesaplardan kaçırılan muazzam bir kaynak daha var: Bugün IŞİD ve diğer ne idiğü belirsiz sekter örgütlerin elinden alınan silah ve cephane (ki bunların tamamına yakını Rus ve ABD malıdır) tamamen PKK/YPG’ye teslim edilmektedir. İyi takip edin lütfen, yakında Barzani’nin K.Irak’ta ki peşmergeleri de ve mali kaynakları da bu yapıyla bütünleşmiş olacaktır!

Anlayacağınız bu muazzam tablonun yanında ABD’nin PKK/YPG’ye 4000 tır silah ve cephane yardımı devede kulak kalır!

Bu aşamada sorulması gereken soru şu:  ABD/CENTCOM/PKK/YPG ve türevlerinin ellerindeki muazzam silah ve mühimmatın hedefi sizce hangi ülke olacaktır?

Irak ve Suriye’den sonra bu muazzam yığınağın ve namluların hedefi Türkiye olursa, bu siyasi iktidar döneminde “ayrıcalık” haline gelen “kandırılma” ve “yanılma” argümanları da artık fayda etmez!

İşte o saatten sonra  tek şey söylenebilir: Ortadoğuluların dediği gibi ba'de harâb-il-Basra! Yahut Türklerin dediği gibi, Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!

0
0
0
s2sdefault