Mesele "Şehre İhanet"in İtirafı Değil!

Geçtiğimiz hafta, kamuoyu indinde layık olduğu ilgi ve alakayı yeterince göremeden diğer gündemler arasında kaynayan/kaynatılan önemli bir olay yaşandı…

Cumhurbaşkanlığı himayesinde İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesi’nde söz alan Sayın Erdoğan “İstanbul müstesna bir şehir; Ama biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet etmeye devam ediyoruz. Bende bundan sorumluyum..." şeklinde nedamet dolu bir beyanda daha doğrusu itirafta bulundu… Sayın Erdoğan bu itiraf dolu beyanına henüz noktayı koymamıştı ki, salonda bir alkış tufanı koptu!

Aslında bu konu hakkında dikkatleri üzerine çekmek istediğim husus, Sayın Erdoğan’ın bu çarpıcı itirafı değil!

Çünkü “ihanet ettik” itirafı; “kandırıldık, yanılmışız, aldanmışız” itiraflarının sadece son halkası… Bence üzerinde önemle durulması gereken husus, "ağır" içeriğine rağmen bu beyana salonda şahitlik eden kitlenin bu beyanı ve itirafı alkışlarla karşılamasıdır!

Biliyorum ki; bu hadise Amerika gibi yahut bir AB'ye üye herhangi bir "kaideli devlet"de olsa, kürsüden bunları söyleyenin politik kimliğine ve mevkiine bakılmaksızın, bahsedilen “ihanet”in sebebini araştırmak için komisyonlar kurulur, adına parlamentolarında önergeler yağar, medya ve STK baskısı artar, nihayetinde adlî ve idarî sistem devreye girerdi.

Böyle bir beyan ve itiraf sonrası, “kaideli devletlerde” işletilecek süreçlere benzer uygulamaların Türkiye şartlarında bir karşılığının olmadığını bildiğim için, meselenin bu yönü üzerinde durmuyorum.

Dediğim gibi asıl mesele; “bu şehre ihanet ettik ve hâlâ etmeye de devam ediyoruz, ben de bundan sorumluyum” beyanının, salondaki hâzirûn tarafından alkışlanarak sahiplenilmesi ve tolere edilmesidir!

Asıl mesele; bu tablonun müsebbibi olduğunu söyleyen 23 yıldır belediyeyi ve 15 yıldır ülkeyi yöneten misyon ve vizyonun en başındaki bir yöneticisinin, "kötü yönetim" itirafını bile alkışlayan bir topluluğun aymazlıkta geldiği noktadır!

Hâlbuki bu kürsü performansı demokrasisi ve kuvvetler ayrılığı normal şartlarda işleyen bir ülkede yaşansaydı, olan bitene şahitlik eden kitle bırakın çılgınca alkışlamayı, katatonik semptoma tutulmuş hasta misali, donmuş gibi kaskatı kesilirdi!

Maalesef sadece bu konuda veya örnekte değil, kodlanmış robot misali; hata yapsa yahut suç işlese de “Erdoğan” merkezli her konuda aynı tepkiyi veren "hazır kıta" topluluklar var:

Barzani'yi parti kongrelerine davet ettiklerinde “Türkiye seninle gurur duyuyor" diyerek alkışlayanda bu kitle idi, bugünlerde Erdoğan "Barzani bizi yanılttı" dediğinde alkışlayan da bu "hazır kıta" kitle idi…

3,5 sene eşkıya başı Öcalan ile çözüm ortaklığı yapan ve ortak mitinglerde Öcalan posterleri altında miting düzenleyen Sayın Erdoğan'ın performansını alkışlayan da bu "hazır kıta" kitle idi; bugün ABD’ye Rakka’da Öcalan posteri açan YPG’ye kucak açan ABD’ye tepki gösteren Erdoğan’ı alkışlayan da...

Bu örneklerin sayısı o kadar çok ki…

Şimdi, bu tabloyu “her söyleneni anlamından bağımsız olarak alkışlamak üzere toplanmış güruhun halt etmesidir” şeklinde yorumlamak mümkün değildir!

Bence bu tablo, sadece sosyo-psikolojik olarak ele alınmanın ötesinde, artık “patolojik” mahiyette tezahür etmeye başlayan bir vakadır!

Hülasa,

Türk milleti olarak acilen, bu ülkedeki fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür karakterli insan sayısını arttırmanın yol ve yordamını öğrenip ivedilikle duruma vaz’iyed etmeliyiz… Hatta bu husus, tıpkı güvenliğimiz gibi ülkemizin en önemli bekâ faktörlerinden biri ve öncelikli hedefi olmalıdır!

Şartlar ve gerekçeler ne olursa olsun kafasını, kesesini ve iradesini kiraya vermeyen; kendi benimsediği fikre, kendi geliştirdiği vicdana, kendi ürettiği irfana sahip istismar edilmeyen bireyler yetiştirmeliyiz. Bunu başarırsak ancak bir ‘toplum fikri’nden, bir ‘toplum vicdanı’ndan ve bir ‘toplum irfan’ından bahsedebiliriz…

Yap-Boz'a dönen eğitim-öğretim sistemimize ve aile müessesesinin geldiği noktaya rağmen bir şekilde bunu başarmalıyız. Bunu başarmadan başka hiçbir şeyi başarmamız mümkün değil!

0
0
0
s2sdefault