Ankara-Berlin Krizine Dair…

Almanya ile yaşadığımız kriz başta Hollanda krizi gibi algılandı… Malumunuz; Hollanda’nın 15 Mart 2017 seçimine, Türkiye’nin ise 16 Nisan 2017 referandumuna hazırlandığı süreçte iki ülke arasında bir kriz yaşanmış, her iki ülkede bu krizi popülist politikalara dönüştürüp kendi seçmen tabanını konsolide etme gayreti içine girmişti...

Şu sıralar Almanya ile Türkiye arasında yaşananlar; bir nebze iç politik manevra alanını genişletmek için olsa da, iki ülke yöneticileri aslında birbirlerine değil de kendi seçmenlerine seslense de, aslında sorun sanıldığından daha ciddi…

Yani Hollanda ile yaşanıldığı gibi, Almanya’da Eylül ayında seçim bittikten sonra iki taraf da eski haline dönecek gibi değil…

Son iki ayda iki ülkeyi krize sürüklediği öne sürülen; Türkiye'den Almanya'ya FETÖ ve PKK mensuplarının iltica taleplerinin kabul edilmesi, İncirlik ve Konya NATO üslerinde Almanya orijinli müdahaleler, karşılıklı casusluk suçlamaları, Türkiye'de tutuklanan Alman vatandaşları gibi konular bizce "tâli" ve "görünen" sebeplerdir...

Almanya-Türkiye gerginliğini gerginliğin “gerçek” nedeni/nedenleri bizce şöyle:

Malumunuz şu anda ABD ve AB, Rusya’ya yaptırım uyguluyor. Rus orijinli başta gaz olmak üzere bilhassa enerji kalemlerini Avrupa’ya sokmamaya çabalıyor. Rusya’nın en kavî düşmanı İngiltere AB sisteminden çıkmış hatta sistemi çökertmeye çalışıyorken, rakibi Almanya’nın başındaki Angela Merkel farklı bir strateji yürütüyor. Selefi Schröder’in Rusya ile başlattığı “özel ilişki” stratejisini hem İngiltere hem de ABD hamlelerine rağmen sürdürüyor.

Türkiye, hem G.Doğu'sunda hem de Suriye'nin kuzeyinde "rezerv alan stratejisi" uygulayan ABD/CENTCOM tehdidi altında... Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan A.Merkel’e “sen Rusya ile arka planda işbirliği yapıyorsun gel birlikte ABD’ye karşı direkt oynayalım” teklifini yaptı. Almanya bunu reddetti. Çünkü İngiltere’nin AB'den ayrılık kararı sonrasında Almanya’nın AB’de sahip olduğu ağırlığı göz önüne alan ve Almanya ile çalışmaktan başka seçeneği olmayan ABD’yi "direkt" karşısına almak istemedi.

Almanya bunun yerine “kuma krizi”ne giren büyük gelin misali; hem Türkiye-Rusya ilişkisine zarar vermeyi, hem de ABD-Türkiye gerginliğine malzeme üretmeyi tercih etti.

Bir yanda Rus gazına bağımlı bir Avrupa, diğer yanda Rusya ile ilişkisi iyi bir Almanya’nın Batı birlikteliğine tehdit olmasından endişeli ABD ve NATO faktörü… İşte bu noktada Almanya, ABD taşeronu olan örgütleri Türkiye karşı kullanarak Rusya'ya verdiği gizli desteği ABD’ye karşı maskelemeye başladı. Ayrıca kucak açtığı FETÖ ve PKK aracılığıyla da Türkiye’yi CENTCOM’un önüne attı!

Anlayacağınız Almanya, dolaylı stratejilerle Türkiye'yi “aktif bir problem alanı” haline getirip,hem ABD'yi hem de AB'yi “meşgul” ediyor.

&

Almanya’nın bu gerginlikten ötürü kayıpları neler olur veya “Almanya şunu yapmalı bunu yapmamalı” konuları bizi ilgilendirmiyor. Biz kendimize bakalım: Almanya ile yaşanan kriz kontrolden çıkarsa bize nelere mâl olur? Bekâ faktörlerimizi tehlikeye atan onca bölgesel ve küresel hengâmenin içinde birde Almanya ve networklarıyla cebelleşmenin sonuçlarına takatimiz yeter mi? Karşılıklı restleşmeleri sürdürecek kozlarımız ne kadar güçlü?

Aslında kendi ekonomik hâl-i pür melâlimizi ortada... Ekonomik kapasitemizle, dünyanın en sağlam ekonomisine sahip olan ve Çin ile birlikte küresel sistemi en fazla zorlayan ikinci ülke olan Almanya’yı mukayese etmenin mümkün değil…

Karşımızda ağır sanayiden mikro teknolojiye kadar dünyadaki en önemli markaların, insanlara yön vermiş ideolojilerin, dünya tarihine damga vurmuş toplumların ana çıkış noktası olan bir ülke var… Öyle ki, bu ülke bizim dış ticaret hacmimizde 1. Sırada. Biz ise onların dış ticaret hacminde 17. Sıradayız. Bu ticari alışverişte sattıklarımızdan ziyade aldıklarımızın “niteliği” ve “bağımlık hacmi” gibi teknik detaylara ise hiç ama hiç girmeyelim!

Yani, eldeki bu tabloyla "sen Türkiye’yi çok küçümsüyorsun" laflarının ve "iki taraf da birbirine mecbur, iki taraf da çok büyük zarar görür. Bizden vazgeçemezler" geyiğinin bu reel eko-politik tablo içinde bir karşılığı yok!

Gelelim Almanya’daki dört milyona yakın Türk kökenli kapasitenin varlığına…

Maalesef, bu kapasite üzerinden Alman hükümeti üzerinde ciddi baskı yaratarak sorun çözebilecek raddede değiliz. Oradaki vatandaşlarımız ile Türkiye arasında dinamik ülfet oluşturamamışız. Diğer yandan Almanya'da ki bu vatandaş kapasitemiz kendi içlerinde sanıldığı kadar homojen değiller. Nasıl ki Türkiye’de vatandaşlarımız arasındaki artan kutuplaşma ve keskin ayrışmalardan muzdaripsek, Almanya’da ki gurbetçilerimiz arasında da dayanışma ve kardeşlik kültürü ağır hasarlı!

Öte yandan Almanya'daki vatandaşlarımız 4. kuşağı devirmek üzere olan bu kapasite sandığımızdan daha sıkı ve haklı bir şekilde Almanya’ya  entegre vaziyettedir. Üstüne üstlük Türkiye ile yaşanan krizin olumsuz etkilerini yaşamaktan da hayli tedirginler… İşler iyice sarpa sararsa “Ya bizi, ya daTürkiye’yi seçin” şeklinde resti başta olmak üzere Almanya’nın gadrine uğramaktan çekiniyorlar. 

Anlayacağınız “hasbelkader” zenginliğe ulaşmamış olan Almanya; “ekonomik” anlamda, Türkiye üzerinde ABD’den daha güçlü konumdadır. Dolayısıyla Türkiye’ye en fazla “zarar” verme potansiyeline sahip ülkelerin başında geliyor!

Almanya’nın ekonomi ve turizm kartını devreye sokacağı sinyallerini vermeye başlayınca, Başbakan Binali Yıldırım’ın “resmi” twitter hesabından gönderdiği aşağıdaki mesaj bu argümanımızı destekliyor:

 “Alman yetkililere sesleniyorum, daha sakin hareket edelim, aramızdaki bütün meseleleri konuşarak, görüşerek çözebileceğimize inanıyoruz.

&

Güç”süz ve “koz”suz ama sürekli “atarlanma odaklı” uluslararası siyaset sadece "çelişki" üretmekle kalmaz "düşman" da üretir! Bu durum; en ağırıyla egemenlik haklarımızı, en hafifiyle ise ülke bazındaki prestijimizi zedeler. Sonrası malum; “düşman” olarak bellenenden veya 'düşmanlaşan dosttan' içeride ve dışarıda her fırsatta şikâyet edilir. Ardından ele yüze bulaştırılan politikaların üzeri “tüm dünya üstümüze geliyor” bahanesiyle örtülür. Takatimiz yetmemeye ve işler sarpa sarmaya başlayınca da sessiz sedasız “geri vites” takılır! …

Son beş yıldır ülkemizde olup biten de bu zaten!

Elbette her bağımsız ve güçlü devlet gibi önceliği kendimize verelim, çıkarlarımızı sonuna dek koruyalım ve kimseden de medet ummayalım. Lakin karşımızdaki devletlerden ve toplumlardan, bizi ve hassasiyetlerimizi her yönüyle anlamasını ve tasdik etmesini beklemeyelim…

Dış politikada “pazu göstermenin” onlarca yolu vardır. Hırçın ve akla ilk gelenlerle içi doldurulmuş bir tarz-ı siyaset sadece “gürültü” çıkarır!

Maalesef bu ülkeyi yönetenler, gerek iç politikada gerekse dış politikada ciddi bir “dil” ve “üslup” sorunu yaşıyor.

Öyle ki; “karşılıklı işbirliği”, “tevazuuyla müzakere”, “sorunlara ortak çözüm arama”, “bazı konuları zamana yayma” gibi diplomatik yöntemlerin ve “monşer” diye dışlanan kapasitenin kalite ve asaletinin tekrar trend olmasını dört gözle bekler olduk!

Devletler stratejilerini ve hamlelerini, "Eyy…" diye başlayan ve  “sen kimsin?” diye süren bir üslupla hatta alenî tehditlerle kendilerini "açık ederek" devreye sokmazlar! Daha doğrusu savaş sath-ı mailine girilmediği sürece, yaşanılan en ufak krizde bir devletin bir devleti diplomatik teâmüllere aykırı bir şekilde "tehdit" etmesi, sadece "şahsî devlet" modelli ülkelerde rastlanan vakalardandır!

Hâlbuki, "kâideli" ve "güçlü" devletler uluslararası arenada ne şikâyet ederler ne de tehdit..! Yapılması gereken neyse sadece onu yaparlar... Gereğini yapmaya başladıktan sonra da kesinlikle “geri vites” takmazlar!

Hülasa

Maalesef, haklı olduğumuz konu ve meselelerde dahî, uluslararası teâmüllere uyamadığımız için muhataplarımızı kendimize uydurmaya çalışıyoruz! Batı başkentleriyle sürekli kavga eden ama bunların devasa ekonomik çarklarıyla da arayı iyi tutmaya çalışan tek ülkeyiz!

 

 

0
0
0
s2sdefault